Yiyorsa Sokağa Pazar Çıkın Dediler Bizim Manavcı Mahmut Mevzuyu Yanlış Anlamış; Pazar günü mahalle çalkalanıyordu. Sosyal medyadaki “Yiyorsa sokağa çıkın!” çağrılarını duyan Dul Melahat, “Halkın nabzını benden iyi kim ölçecek?” diyerek en iddialı leopar desenli eşarbını bağladığı gibi kendini sokağa atmıştı. Amacı memleket meselelerini, hayat pahalılığını yerinde incelemekti. Ancak sokağın başını döndüğünde halkın nabzından ziyade, kendi tansiyonunu zıplatacak o manzarayla karşılaştı: Manav Mahmut.
Mahmut, “Sokağa çıkın” lafını yanlış anlayıp bütün tezgahı kaldırıma yığmış, elinde megafonla ihtilal yapar gibi karpuz satıyordu. Melahat ile Mahmut’un arası, geçen yılki “Bu pırasalar niye kart?” kavgasından beri limoniydi. Melahat o günden sonra mahalle bakkalından şaşmamış, Mahmut’un dükkanının önünden bile geçmemişti.
Ama bugün, nabız ölçme günüydü. Melahat dayanamadı, tezgaha yaklaşp burnunu kıvırdı:
“Ay Mahmut, sokağa dökülün dedilerse millete hizmet et diye demediler. Hem bu domateslerin fiyatı ne böyle? Altın kaplama mı bunlar?”
Mahmut megafonu indirip Melahat’ı tepeden tırnağa süzdü:
“Ooo, Melahat Hanım! Sosyeteden mahalleye iniş yapmışsınız. Ucuz mal isteyen zamanında gelecekti. Hem sen benden alışverişi kesmedin mi? Ne işin var benim tezgahımda?”
“Ben halkın nabzını tutuyorum Mahmut! Senin gibi fırsatçıların değil!”
“Fırsatçı mı? Yahu ben bu halk için pazar günü buradayım!” diye kükredi Mahmut.
Tartışma bir anda alevlendi. Melahat enflasyondan girdi, Mahmut tedarik zincirinden çıktı. Melahat “Esnaf bitmiş” dedi, Mahmut “Müşteri kalitesiz” diye yapıştırdı. İkisi de o kadar hırslanmıştı ki, Mahmut tezgahı çırağa emanet edip Melahat’ın peşine takıldı. Sokak boyunca laf yetiştire yetiştire yürüyorlardı. Melahat önde hızlı adımlarla kaçıyor, Mahmut elinde salladığı bir bağ maydanozla arkasından yetişmeye çalışıyordu.
Farkında olmadan Melahat’ın evinin kapısına kadar gelmişlerdi. Melahat apartman girişinde arkasını dönüp, “Yeter be adam! Evime kadar damladın, arsız mısın nesin?” diye bağırdı.
Mahmut tam “Asıl sen…” diyecekken, Melahat’ın çantasından anahtarı çıkarırken düşürdüğü file dikkatini çekti. Filenin içinden, mahalle bakkalından alınmış, pörşümüş, yarısı çürük iki tane yamuk yumuk salatalık sarktığını gördü.
Mahmut’un o hararetli, öfkeli yüzü birden duruldu. Gözleri salatalıklara takıldı. Melahat da durumu fark edip utancından kıpkırmızı oldu. Bakkalın bayat sebzelerine mahkum olduğunu Mahmut görsün istemezdi.
Mahmut derin bir iç çekti. Elindeki o taptaze, mis kokulu maydanoz bağını Melahat’ın filesinin içine usulca bıraktı. Ardından cebinden çıkardığı iki tane pürüzsüz, ayna gibi parlayan Amasya elmasını da yanına koydu.
“Melahat…” dedi sesi bu kez çok sakin, hatta biraz mahçup çıkarak. “Halkın nabzını boş ver de… Senin mutfağın nabzı hiç iyi atmıyor. Bir daha o bakkaldan sebze alırsan külahları değişiriz. Yarın çırakla iki kilo taze fasulye, bir kilo da sert domates gönderiyorum. Parayı sonra verirsin.”
Melahat donak kalmıştı. Tam yine ters bir laf edecekken, Mahmut arkasını dönüp elleri cebinde, ıslık çalarak sokağın aşağısına doğru yürümeye başladı. Melahat elindeki fileye, sonra Mahmut’un arkasından baktı. Dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm belirdi. “Halkın nabzı” diyerek çıktığı sokakta, galiba yıllar sonra kendi kalbinin nabzını hissetmişti.
Melahat elindeki fileye bakıp kalakalmışken, apartmanın üst katından komşusu Şadiye Hanım’ın balkondan sarktığını fark etti. Şadiye meraklı gözlerle aşağıyı dikizliyor, “Kız Melahat, ne bağırıp duruyorsunuz sokak ortasında?” diye laf atmaya hazırlanıyordu.
Melahat mahalleliye dedikodu malzemesi vermemek için ani bir kararla arkasını dönen Mahmut’a seslendi:
“Şey… Mahmut! Dur gitme… Madem o kadar laf ettin, gel de şu bakkalın salatalıklarından yaptığım acı kahveyi iç bari. Hem belki esnaflık dersi verirsin!”
Mahmut adımlarını durdurdu. Arkasını döndüğünde yüzünde o eski, muzip esnaf gülümsemesi vardı. “Kahvenin hatırı kırk yıl derler Melahat, benim daha dükkana dönecek yüzüm var ama… Hadi bakalım,” diyerek merdivenleri tırmandı.
Birlikte Melahat’ın buram buram sabun ve lavanta kokan evine girdiler.
Melahat mutfağa geçip cezveyi ocağa sürerken, Mahmut da salondaki dantelli koltuğun ucuna sığıntı gibi ilişmişti. Sokaktaki o kavgacı, megafonlu adam gitmiş, yerine Melahat’ın evinin düzenine hayran hayran bakan utangaç bir Mahmut gelmişti.
Melahat kahve fincanlarıyla salona girdiğinde ortamdaki o hararetli hava tamamen dağılmıştı. Mahmut kahvesinden bir yudum alıp höpürdetti:
“Melahat, hakkını helal et. Sokakta biraz fazla yükseldim. Ama ne bileyim, seni o bakkalın tezgahında görünce zoruma gitti. Biz burada boşuna mı taze mal getiriyoruz?”
Melahat fincanı tabağına koyup gülümsedi:
“Ben de pırasalar için fazla yüklenmiştim o zaman Mahmut. Kart mart değildi aslında, canım sıkkındı, sana sardım.”
İkili oturdukları o salonda, memleket meselelerinden başlayıp eski mahalle günlerine kadar uzanan derin bir sohbete daldılar. Nabız ölçmek için sokağa çıkan Melahat, pazar gününün sonunda aradığı huzuru kendi salonunda, yıllardır kavga ettiği manavın gözlerinde bulmuştu.
Mahmut evden çıkarken kapı eşiğinde durdu, ceketini silkelerken Melahat’a döndü:
“Eee, Melahat Hanım. Yarın tezgaha bekliyorum o zaman? En tazesinden?”
Melahat kapıya yaslanıp gülümsedi:
“Sen sabahın köründe megofonla bağırmazsan, söz ilk müşteri benim.”
