Devasa Göğüslere Sahip Milf Çekik Gözlünün Kral Kobrayla İmtihanı; Şanghay’ın neon ışıklarıyla aydınlanan tarihi Fransız İmtiyaz Bölgesi’nde, yağmurlu bir akşamüstüydü. Mei, yılların tecrübesini barındıran sakin ve zarafet dolu haliyle, geleneksel ahşap çay evinde masaları düzenliyordu. Hayatı uzun zamandır belli bir düzende, sessizce akıp gidiyordu. Ancak içten içe, hayatının bu olgun döneminde kendisine neşe katacak, farklı bir bakış açısına sahip gerçek bir yol arkadaşının eksikliğini hissediyordu.
Tam o sırada çay evinin rüzgar çanları çaldı ve içeriye neşeli, geniş omuzlu bir adam adım attı. Adı Marcus’tu. Batı Afrika’dan Çin’e uluslararası bir mimarlık projesi için gelmiş, şehre yeni taşınmış bir tasarımcıydı. Yağmurdan kaçmak için girdiği bu otantik mekanda, aradığı şeyin sadece sıcak bir içecek olmadığını henüz bilmiyordu.
Açık pencereden içeri giren yağmur kokusu ve çay buğusu eşliğinde saatlerin nasıl geçtiğini anlamadılar. Şanghay’ın kalabalığı dışarıda akıp giderken, masadaki zaman adeta durmuştu.
Marcus gitme vakti geldiğinde Mei’ye baktı, içten gülümsemesiyle gözlerinin içi parlıyordu:
“Çin’e geldiğimden beri kendimi ilk defa bu kadar evimde hissettim. Gelecek hafta bana bu şehrin bilinmeyen sokaklarını göstermene izin verir misin?”
Mei, uzun zamandır hissetmediği o heyecanlı kıpırtıyla gülümsedi ve başıyla onayladı. Çin’in kalbinde, iki farklı kıtanın insanını bir araya getiren yepyeni ve sıcak bir hikaye böylece başlamış oldu.
Çay evindeki sıcak sohbetin ardından dışarı çıktıklarında yağmur iyice şiddetlenmişti. Marcus, şemsiyesini Mei’nin üzerine doğru tutarken, Mei onu Şanghay’ın tarihi dokusunu koruyan geleneksel bir Shikumen evinde bulunan dairesine davet etti.
Işıklar yandığında, evin ahşap kokusu ve yılların biriktirdiği huzurlu atmosfer Marcus’u hemen sarmaladı.
Yemek sonrası mutfağı toplarken aralarındaki rahat ve eğlenceli hava iyice pekişti. Bulaşıkları yıkama sırası Mei’deydi, ancak Marcus yardım etmekte kararlıydı.
Mei, şakayla karışık Marcus’un elindeki köpüklü tabağı almaya çalışırken parmağının ucuyla Marcus’un burnuna hafifçe su sıçrattı. İşte her şey o küçük damlayla başladı.
Marcus bir an duraksayıp şaşırmış gibi yaptı, ardından muzip bir gülümsemeyle lavabodaki sudan avucuna doldurup Mei’ye doğru hafifçe serpti. Mei’nin şaşkın çığlığı dairesinin sessizliğini bir anda neşeyle doldurdu.
Mei, gülmekten yorulmuş bir halde banyoya koşup iki büyük, yumuşak havlu getirdi. Havlulardan birini Marcus’un omuzlarına örttü. Marcus da kendi havluyla Mei’nin ıslak saçlarını nazikçe kurulamaya başladı.
O anki neşeli kargaşa yerini birden derin ve sıcak bir sessizliğe bıraktı. Su damlaları yüzlerinden süzülürken, göz göze geldikleri o an aralarındaki çekim ve samimiyet her zamankinden daha güçlü hissettiriyordu.
Marcus, Mei’nin yüzüne gelen ıslak bir saç telini yavaşça kulağının arkasına itti ve gülümsedi:
“Galiba bu akşam Şanghay’daki yağmur içeriye de girdi… Ama hayatımda hiç bu kadar eğlenmemiştim.”
Mei de onun elini tuttu. Yaşadıkları bu çocuksu ve samimi an, ikisi arasındaki mesafeleri tamamen eritmiş, aralarındaki bağı çok daha özel bir boyuta taşımıştı.
