Üniversiteli Kaşarın Kararmış Amcığı Es Verirken Kalçalar Fena Tokatlandı; Dışarıda bahar yağmuru hafif hafif çiselerken, evin içi kampüsün gürültüsünden uzak, bambaşka bir dünyaydı. Finaller kapıdaydı ama o akşam her şeyi bir kenara bırakmaya karar vermiştik. Salonun ortasındaki sehpa; yarım bırakılmış kahve kupaları, birkaç ders notu ve iki paket abur cuburla doluydu.

Melis, kanepenin bir ucuna kıvrılmış, üzerinde her zamanki o geniş okul sweatshirtüyle elindeki kitabı okumaya çalışıyordu. Ama gözlerinin sık sık televizyonda sessize aldığımız eski bir filme kaydığından emindim.

“Biliyor musun,” dedi Melis, kitabını kucağına bırakarak. “Mezun olduktan sonra bu akşamları özleyeceğiz. Sadece hiçbir şey yapmadan oturduğumuz bu saatleri.”

Gülümseyerek yanına oturdum. “Haklısın. Muhtemelen o zaman ‘Keşke o vizeye çalışmak yerine bir bölüm daha dizi izleseydik’ diyeceğiz.”

Biraz acıkınca mutfağa geçtik. Buzdolabı, tipik bir öğrenci evi klasiği olarak neredeyse boştu: yarım kavanoz salça, üç yumurta ve biraz peynir. Birlikte bir şeyler uydurmaya karar verdik. O soğanları doğrarken (ve tabii ki gözleri dolarken), ben de ekmekleri kızartıyordum.

Mutfaktaki küçük radyodan gelen kısık sesli müzik ve tavadaki cızırtı, o an dünyanın en lüks restoranındaki akşam yemeğinden daha değerli geliyordu.

Yemeğimizi yedikten sonra balkona çıktık. Yağmur sonrası toprak kokusu içeri doluyordu. Uzaktan kampüsün ışıkları görünüyordu; kütüphanede sabahlayanların, son otobüse yetişmeye çalışanların telaşı buradan seçilebiliyordu.

İçeri girdiğimizde saat gece yarısını çoktan geçmişti. Melis, sehpanın üzerindeki notlarını toplarken bana bakıp göz kırptı. “Yarın sabah beni uyandırmazsan bu güzel akşamın hiçbir anlamı kalmaz, biliyorsun değil mi?”

Söz verdim. O akşam, üniversite hayatımızın en büyük başarısı aldığımız notlar değil, o koltukta yan yana geçirdiğimiz birkaç saatlik huzurdu.

Leave a Reply

Your email address will not be published.