İki Gönül Bir Olunca Samanlık Seyran Olur Köyden Gelince Götten Fena Olur; Güneş, taşra otobüsünün tozlu camından süzülürken Fadime’nin yüreği, otobüsün motoruyla aynı ritimde çarpıyordu. Kucağındaki naylon poşette memleketten getirdiği bir kalıp çökelek, iki kavanoz vişne reçeli ve anasının tembihleri vardı. Yıllardır düşlediği an gelmişti: Üniversite için büyük şehre giden sevdalısı Mert’in yanına gidiyordu.

Hani derler ya, “İki gönül bir olunca samanlık seyran olur” diye… Fadime de aynen öyle inanmıştı. Mert ona telefonda hep “Gör bak, evimiz küçük ama aşkımız büyük, bize her yer saray!” derdi. Fadime için de ha samanlık, ha rezidans; Mert neredeyse cennet orasıydı.

Otobüsten indi, kalabalığın ve korna seslerinin arasında Mert’i buldu. Sarıldılar, koklaştılar. Mert’in üstünde şehirli işi afilli bir ceket vardı ama yüzündeki gülüş tanıdıktı. Birlikte Mert’in “studio daire” dediği, Fadime’nin ise bizim köyün kilerinden hallice bulduğu o minik eve geçtiler.

İlk gün her şey masal gibiydi. Fadime reçeli çıkardı, Mert çayı demledi. Yer yatağında oturup geleceğe dair hayaller kurdular. “Samanlık” gerçekten de seyran gibi görünüyordu gözlerine.

Ama işte, tekerlemenin o muzip kısmı tam da ikinci günün akşamında devreye girdi: “…köyden gelince arkadan fena olur.”

Şehir hayatının gerçekleri, Fadime’nin köyden getirdiği saf saf romantizmle çakışmaya başladı. Mert’in ev arkadaşları aniden kapıya dayandı; ellerinde kutu kutu pizzalar, bangır bangır müzikler, anlamı belirsiz sohbetler… Fadime kenardaki berjere sıkışıp kaldı. Mert’in havalı arkadaşları kızın şivesine, tülbentini bağlayışına göz ucuyla bakıp bıyık altından güldüler. Mert ise durumu idare edeceğim derken Fadime’yi savunmak yerine ezilip büzüldü, kızı adeta yok saydı.

Ertesi sabah Fadime erkenden kalktı. Köyde öğrenmişti bir kere; misafir dediğin, ev sahibi dediğin sabahın köründe kalkar, sofrayı kurardı. Mert’i uyandırdı ama Mert şehirli uykusundan uyanamadı, “Of Fadime, saat daha on, ne acelesi var?” diye tersledi.

Fadime mutfağa geçti, tencereleri ovmaya, evi çekip çevirmeye çalıştı. Fakat şehirdeki elektrikli ocak köyün saçına benzemiyordu, evi bir an hafiften duman altı etti. Alarm öttü, Mert fırladı, kızı azarladı. O an Fadime’nin kafasında o meşhur laf yankılandı: Köyden gelince durum harbi fena oluyormuş…

Fadime akıllı kızdı, gururluydu. Mert’in şehre gelince değiştiğini, kendisini “köyden gelen bir yük” gibi görmeye başladığını o an hissetti. Aşk güzeldi ama insanın kendi benliğinden, gururundan vazgeçmesi demek değildi.

Akşamüstü Mert eve geldiğinde, masanın üzerinde boş kavanozlar ve bir not buldu.

“Mert,
İki gönül bir olunca samanlık seyran olurdu hani? Ama sen şehirde o samanlığı da kaybetmişsin, gönlünü de… Ben ait olduğum yere, dağların havasına dönüyorum. Sana şehirli hülyalarında başarılar.”

Fadime otobüse bindiğinde arkasına bile bakmadı. Şehir geride kalırken kalbi biraz kırıktı ama başı dikti. Çünki biliyordu; samimiyetin olmadığı yerde ne samanlık seyran olurdu, ne de aşk ayakta kalırdı.

Leave a Reply

Your email address will not be published.