Çirkin Üvey Kız Kardeşinin Pıttığını Yalıyor Dehreyi Çıkarıp Yüzüne Patlıyor; Aynanın karşısına geçmiş, yüzündeki yeşil kil maskesinin kurumasını beklerken bir yandan da gözaltı pedlerini düzeltmeye çalışıyordu. Kapının eşiğine yaslanıp ona baktım. Yüzünde kurumuş çamur tabakası, kafasında devasa bir havlu havuzu ve gözlerinde salatalık dilimleri…

“Abla,” dedim, “kül kedisi masalındaki çirkin üvey kız kardeş rolüne seçmeler olsa, jüri seni görmeden direkt başrolü verir.”

Ablam (teknik olarak üvey ablam ama beş yaşından beri birlikte büyüdüğümüz için bu ‘üvey’ lafı evde sadece birbirimizi kızdırmak istediğimizde ortaya çıkar) salatalıklardan birini tek gözünün üzerinden kaldırıp bana dik dik baktı.

“Pardon da, evrenin en karizmatik varlığı!” dedi yeşil çamurların arasından çatlayan bir sesle. “Üzerindeki o deli delik eşofman altı ve üç gündür yıkamadığın saçlarınla sen sanki Milan Moda Haftası’ndan fırlamış gibisin.”

Haksız sayılmazdı. Üzerimde lise yıllarından kalma, dizleri çıkmış gri bir eşofman, ayağımda teki kayıp olan ponponlu terlikler vardı. Ama kural basitti: Evde kimse kimseye şıklık borçlu değildi.

Aramızdaki atışma ritüeli bittikten sonra ikimizin de ortak noktada buluştuğu tek yere, mutfağa doğru yöneldik. Saat gece yarısını çoktan geçmişti.

“Son dilim pizzayı sen mi yedin?” diye sordu, buz dolabının kapağını açıp çamurlu yüzüyle içeri bakarken.
“Sana bıraksam soğuk soğuk yer, ziyan ederdin,” dedim pişkin pişkin. “Ayrıca ben senin dün akşam sakladığın çikolatayı buldum mu? Hayır. Demek ki durum 1-1.”

Buzdolabının kapağını çat diye kapattı. “Sen tam bir cadısın biliyorsun değil mi? Masaldaki kötü üvey kardeş aslında sensin.”

“En azından benim yüzümde şu an fıstıklı dondurmaya benzeyen bir katman yok,” diye karşılık verdim.

Ablam bir an durdu, sonra yeşil maskesinin izin verdiği kadar geniş bir gülümsemeyle tezgaha doğru yürüdü. Eline bir kaşık aldı ve dolaptan çıkardığı yoğurt kabını açtı.

“İyi de,” dedi kaşığı bana doğru sallayarak, “o çirkin üvey kardeş olmasaydı, sen gecenin bir yarısı kiminle tost yapıp dedikodu dinleyecektin?”

Haklıydı. Masallardaki üvey kardeşler hep kötü, kindar ve çirkin tasvir edilirdi. Ama bizim evde bu kelime sadece birbirimizin en saçma, en bakımsız, en filtrelenmemiş halini görebilme lüksü anlamına geliyordu. Kimsenin kimseye rol yapmadığı, yüzündeki maskeyle ya da yırtık pijama takımıyla birbirini yargılamadığı bir alan.

Beş dakika sonra ikimiz de mutfak adasında yan yana oturuyorduk. O yüzündeki yeşil çamurla, ben dizleri çıkmış eşofmanımla, tost makinesinden yeni çıkmış kaşarlı ekmekleri paylaşıyorduk.

“Yarın sabah erken kalkmam lazım,” dedi ablam ekmeğinden bir ısıran alırken. “Yüzümü yıkamaya üşeniyorum. Böylesi daha doğal durmuyor mu?”

“Kesinlikle,” dedim gülerek. “Sokağa böylesi çıkarsan mahallenin kedileri bile yolunu değiştirir.”

Yüzüme doğru bir peçete fırlattı. Gecenin o saatinde, masallardaki tüm o ‘kusursuz’ prenseslerden ve ‘çirkin’ üvey kardeşlerden uzak; sadece kendi küçük, eğlenceli ve biraz da dağınık dünyamızda gülümsüyorduk.

Leave a Reply

Your email address will not be published.