Ağzına Sığdıramadım Götüne Sığdıramadım Nereye Sığacak Amını Izdırabını Sikeyim; Fidan için hayat, düzenli ve huzurlu bir nehir gibi akıyordu. Kocası Selim’i gerçekten çok seviyordu; onun dürüstlüğünü, akşamları eve geldiğinde kendisine sarılışındaki o güven veren sıcaklığı hiçbir şeye değişmezdi. Ancak son zamanlarda, ev hanımlığının getirdiği o rutin döngü, ruhunun kuytu bir köşesinde hafif bir sıkıntı biriktirmeye başlamıştı.
Bu rutinin en renkli molası ise her salı kurulan semt pazarıydı.
Pazarın kalabalığı, tezgahların canlı renkleri ve yükselen sesler arasında Fidan’ın adımları hep aynı yere çıkıyordu: Murat’ın taze yeşillikler ve meyvelerle süslü tezgahına. Murat, esprili, hazırcevap ve gözlerinin içi gülen bir adamdı. İlk başlarda “Hayırlı işler” ile başlayan diyaloglar, zamanla yerini derin, samimi ve flörtöz bir tona bırakmıştı. Murat, Fidan’a sadece bir müşteri gibi değil, pazarın en özel kadınıymış gibi davranıyordu. Onunla konuşurken Fidan, uzun zamandır hissetmediği bir heyecanın, o unutulmuş gençlik kıpırtılarının yeniden canlandığını hissediyordu.
Bir salı günü, Murat her zamanki gibi poşetleri uzatırken parmakları Fidan’ın eline dokundu. Gözlerinin içine bakarak, “Bu sıcakta buralarda yoruluyorsun Fidan… Keşke şöyle sakin bir yerde, pazar gürültüsü olmadan kahve içip sohbet edebilseydik,” dedi. Sesi alçak ve davetkardı.
Fidan’ın kalbi hızla çarptı. O an mantığı ile ruhunun derinliklerindeki o tehlikeli merak çatıştı. Selim’in gündüzleri uzun saatler boyunca işte olduğunu, evde yalnız kalacağını düşündü. İçindeki o ses, aylardır biriken o monotonluğu kırmak için adeta yalvarıyordu. Fidan, hayatında ilk kez o güvenli çizginin dışına çıkmaya karar verdi. Şeytana ruhunu teslim edercesine, sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak adresi fısıldadı:
“Perşembe öğlen. Selim işte oluyor. Gel…”
Perşembe günü geldiğinde ev her zamankinden daha sessizdi. Fidan sabahlığıyla aynanın karşısında durmuş, saçlarını tararken içindeki suçluluk duygusuyla amansız bir savaş veriyordu. Selim’in duvardaki fotoğrafına bakmamaya çalışarak kahveyi ocağa koydu.
Kapının ardında, üzerinde pazarın o hırpani kıyafetleri olmayan, temiz bir gömlek giymiş ve parfümlü Murat duruyordu. İçeri adım attığı an, dışarıdaki dünya ve Fidan’ın o zamana kadar kurduğu güvenli hayat bir anlığına durdu.
Salona geçtiler. Kahveler masada tüterken aralarındaki o pazar yeri samimiyeti, yerini yoğun ve elektrikli bir sessizliğe bıraktı. Murat, Fidan’a doğru yaklaştı, gözlerini bir an bile ondan ayırmıyordu.
“Buradasın,” dedi Murat, sesi neredeyse bir fısıltıydı. “Seni bu evin içinde, kendi dünyanda görmek…”
Fidan’ın eli kahve fincanına gitti ama parmakları titriyordu. “Ben… Selim’i seviyorum Murat. Bu yaptığım, buraya gelmen…” derken kelimeler boğazında düğümlendi. Aslında hem gitmesini istiyor hem de o tehlikeli çekime karşı koyamıyordu.
Murat, Fidan’ın titreyen elini tuttu ve fincanı yavaşça masaya bıraktı. “Biliyorum,” dedi, “ama bugünü sadece bize ver. Sadece şu anı yaşayalım.”
Fidan, eşi Selim’e olan sevgisiyle, Murat’ın ona hissettirdiği o yasak ve yakıcı heyecan arasında sıkışıp kalmıştı. İçindeki suçluluk duygusu bir çığ gibi büyürken, Murat’ın ona doğru eğilmesiyle evin salonundaki sessizlik, geri dönüşü olmayan bir yolun ilk adımına şahitlik etmek üzereydi.
