Buda Başıma Gelir Mi Demeyin Motokaravanın Vurduğu Bisikletli De Şoförüne Vurdu; Rüstem, Kaan’ın uzattığı organik bademleri avuçlayıp ağzına atarken gözlerini karavanın tavanındaki şık led ışıklara dikti. Kirli sakalını kaşıyıp, üzerindeki lüks outdoor polara tiksinerek baktı. “Kaan Beyciğim,” dedi, sesine iyice yerleşen o tehditkar edayla. “Karavanınız da pek darmış ama… İnsan klostrofobi oluyor burada. Klimayı körükle biraz, daraldım. Bir de o arkadaki kaz tüyü yastığı bana uzat bakayım. Malum, omurgam zedelendi sanırım.”
Kaan, sanki beş yıldızlı bir otelin komisiymiş gibi hemen arkaya fırlayıp yastığı kaptı, Rüstem’in sırtına yerleştirdi. “Tabii Rüstem abi, ne demek! Klima hemen feda olsun sana. Soğuk maden suyu da ister misin? Buzlu, limonlu?”
Kaan’ın eşi ise mutfak tezgahının başında gizlice Kaan’a ters ters bakıyor, sessizce “Ne yapacağız bu adamı, karavanı üstüne mi yapalım?” der gibi kaş göz işareti yapıyordu. Kaan ise çaresizce ellerini iki yana açtı; gözleriyle “Polis gelirse ehliyetim, sigortamız, her şey yanar, hapse gireriz, sus” işareti yaptı.
Rüstem, cebinden eski model, ekranı çatlak telefonunu çıkardı ve ekrana bakarak sertçe iç geçirdi:
“Yaa Kaan kardeş… Benim bu bisiklet karbon kadroydu. İtalyan malı. Şimdi bunun aynısını almaya kalksak en az 150-200 bin lira. Hadi parayı geçtim, benim manevi değeri vardı, rahmetli dedemin mirasıydı… Ben şimdi karakola gitsem, hani yenge de direksiyondaydı ya, onun da başı çok fena ağrıyacak. Taksirle yaralama, ehliyete el koyma falan derler…”
“Aman Rüstem abim, ağzından yel alsın!” diye atıldı Kaan, hemen Rüstem’in dizinin dibine çöktü. “Lafı bile olmaz. Biz o bisikletin sıfırını, en üst modelini hemen yarın sipariş geçiyoruz. Hatta sen hiç zahmet etme, biz seni gitmek istediğin yere kadar bu karavanla götürelim. Kaç gün sürecekse işin, biz senin emrindeyiz. Karavan senin!”
Rüstem bıyık altından tehlikeli bir şekilde gülümsedi. Kazadan önce sıradan, yorgun bir cumartesi günü geçiren adam, şimdi lüks bir motokaravanda, kendisine köle gibi davranan iki şehirli çiftin tadını çıkarıyordu. Güç dengesi tamamen değişmişti.
“İyi o zaman,” dedi Rüstem, bacak bacak üstüne atarak (tabii sakat numarası yaptığı bacağını hafifçe acıyla ovarak). “Benim bu ara canım bir Bodrum yapmak istiyordu. Madem o kadar ısrar ediyorsunuz, basın marşa. Önce yolda güzel bir balıkçıda dururuz, hesabı Kaan kardeşim halleder. Sonra da güneye doğru sürersiniz. Ama yavaş sürün, yenge ani fren yapmasın, kalbimiz var…”
Kaan ve eşi göz göze geldi. Karavanla baş başa çıkmayı hayal ettikleri o romantik, elit tatil, bir anda kazara çarptıkları Rüstem adında bir adamın “şoförlüğü ve hizmetçiliği” haline dönüşmüştü. Kaan yutkundu, şoför koltuğuna geçti ve dikiz aynasından arkada yayılan Rüstem’e bakarak marşa bastı.
Karavan, gece karanlığında ıssız bir kıyı otoyolunda ilerliyordu. Kaan önde şoför koltuğunda, gözleri uykusuzluktan kan çanağına dönmüş halde direksiyon sallıyordu. Arkada ise Rüstem, elinde kadehiyle televizyonda bir şeyler izliyor, arada bir Kaan’a “Oğlum klimayı iki derece kıs, dondum” diye emirler yağdırıyordu.
Kadın derin bir nefes aldı. Aynadan Kaan’ın yorgun yüzüne baktı, sonra arkaya, Rüstem’in yanına doğru yürürken üzerindeki hırkanın düğmelerini yavaşça açtı. Yüzüne, az önce mutfakta hazırladığı o sahte ama büyüleyici gülümsemeyi takındı.
Rüstem’in hemen yanındaki koltuğa, aralarındaki mesafeyi neredeyse sıfırlayarak oturdu. Kokusu dar karavanın içine yayılırken, Rüstem şaşkınlıkla irkildi, elindeki kadehi masaya bıraktı.
“Rüstem Bey…” dedi kadın, sesini iyice kısarak ve elini hafifçe Rüstem’in sağlam olan dizine koyarak. “Farkındaysanız Kaan çok yoruldu. Hem kafası basmaz böyle şeylere, çok düz bir adamdır. Ama ben… Ben hayatı sizin gibi yaşamış, ne istediğini bilen erkeklerden hoşlanırım.”
Rüstem’in gözleri fal taşı gibi açıldı. Dikiz aynasından Kaan’ın arkaya bakıp bakmadığını kontrol etmeye çalıştı ama kadın onun çenesini nazikçe kendine doğru çevirdi.
“Bırak şimdi Kaan’ı, o sürsün,” dedi kadın fısıldayarak. “Diyorum ki… Bu bisiklet davasını, şikayet işlerini tamamen unutalım. Kaan’ı ilk benzincide indirelim, yola baş başa devam edelim. Hatta bu gece… Bu karavanın arkasındaki o geniş yatakta, kazanın stresini birlikte atabiliriz. Ne dersin? Bence birbirimizi çok iyi tatmin edebiliriz.”
Rüstem yutkundu. Karşısındaki bu elit, bakımlı kadının ona böyle bir teklifle gelmesi, adamın egosunu tavan yaptırmıştı. “Yenge… yani, hanımefendi, sen ne diyorsun?” diye kekeledi, gözleri kadının dekoltesine kayarken. “Kaan ne olacak?”
“Kaan bitti,” dedi kadın, elini Rüstem’in gömleğinin yakasına götürürken. “Hadi, arkaya geçelim…”
Rüstem, tamamen şehvetin ve kazandığı zaferin sarhoşluğuyla ayağa kalktı. Kadının arkasından karavanın yatak bölümüne doğru yürüdü. Tam perdeleri kapatıp kadına doğru hamle yapacağı sırada, kadının yüzündeki o büyüleyici gülümseme bir anda buz gibi bir nefret ifadesine dönüştü.
Kadın elini arkasındaki yastığın altından çekti. Elinde, Kaan’ın karavandaki GoPro kamerası vardı ve kırmızı kayıt ışığı yanıp sönüyordu. Aynı anda Kaan da elinde bir İngiliz anahtarıyla arkadaki yatak bölmesine girdi.
“Kayıttayız Rüstem,” dedi kadın, kamerayı adamın gözüne sokarak. “Şimdi o arkaya sakladığın sağlam bacağınla, o kırık dediğin omurgandan gelen gücünle bana nasıl saldırdığının, beni nasıl taciz ettiğinin kaydı burada. Kaan’ı arabadan indirip beni kaçırmaya çalıştığının, şantajla bana tecavüze yeltendiğinin kanıtı bu!”
Kaan elindeki anahtarı avucuna vurarak Rüstem’e yaklaştı. “Şimdi Rüstem abi…” dedi Kaan, sesindeki o eziklik gitmiş, yerine intikamcı bir ton gelmişti. “Şimdi söyle bakalım; o karakola gidip ‘bana karavanla çarptılar mı’ diyeceksin, yoksa ‘ben bu kadına tecavüze kalkıştım, kocasından da meydan dayağı yedim’ diye mi kayıtlara geçmek istersin?”
Rüstem, kapana kısılmış bir fare gibi yatak ile Kaan’ın elindeki demir anahtar arasında kalmıştı. Ter damlaları alnından süzülüyordu.
