Kuzen Yalarsan Ayaklarımı Bir Kerem Sana Veririm Hiç Üzülmeden; Dışarıda sağanak yağmur camları döverken, evin içinde sadece mutfaktaki saatin tıkırtısı duyuluyordu. Büyük aile toplantısı bitmiş, herkes dağılmış, biz ise kuzenimle salondaki eski koltuklara yayılmıştık. Yıllardır birbirimize anlatmadığımız o kadar çok şey birikmişti ki, sessizlik bile ağır geliyordu.
Kuzenim aniden doğruldu, gözlerinde o eski çocuksu muziplik vardı:
“Hatırlıyor musun?” dedi kısık bir sesle. “On yıl önce bu odada kimsenin bilmediği o şeyi sakladığımız günü?”
Gülümsedim. O an, sadece ikimizin bildiği o büyük sırrın tozlu raflardan inme vaktinin geldiğini anladım. O gece sabahı bulacaktık ama bu sefer saklanacak bir şeyimiz yoktu; sadece paylaşılacak çokça anı vardı.
Kuzenim, yerdeki gevşemiş parkeye hafifçe vurdu. “Hâlâ burada olduğunu biliyorum,” dedi. Şaşkınlıkla ona baktım. On yıl geçmişti; ev kaç kere boyanmış, eşyalar değişmişti. Ama o parkenin altındaki o küçük boşluk, bizim çocukluk kalemizdi.
Zorlanarak da olsa tahtayı araladık. Aradan geçen yılların tozuyla kaplanmış, paslı bir bisküvi kutusu duruyordu orada. Kapağını açtığımızda ikimiz de bir an duraksadık. İçinden çıkanlar sadece nesne değil, adeta zamanın kendisiydi:
Eski bir mahalle haritası: Üzerinde “Hazine Burada” yazan ama aslında komşunun bahçesindeki elma ağacını işaret eden o yamuk yumuk çizim.
Kırık bir oyuncak araba: O zamanlar dünyanın en hızlı aracı olduğuna yemin edebilirdik.
Mühürlü bir zarf: İşte asıl mesele buydu. Üzerinde büyük harflerle “2026 yılında açılacaktır!” yazıyordu.
Zarfı açarken ellerimiz titredi. İçinde, o zamanlar kendimize verdiğimiz bir söz vardı: “Büyüdüğümüzde birbirimizi asla unutmayacağız ve ne olursa olsun bu evde yine baş başa kalıp bu kutuyu açacağız.”
Kuzenim bana bakıp güldü. “Görünüşe göre sözümüzü tutmuşuz,” dedi. O an anladım ki, hayat bizi ne kadar farklı yerlere savurursa savursun, o tozlu kutu ve paylaştığımız bu küçük sırlar bizi hep o çocukluk samimiyetine geri bağlayacaktı.
