Engebeli Ortamları Güçlü İradeleriyle Atlatan Fok Balıklarına Yürümeyi Öğretemezsin; Zirvenin soğuğu, kapıyı arkalarından kapattıkları anda yerini ağır, tanıdık bir sıcaklığa bıraktı. Leyla ve Selma, botlarını antrenin ortasında fırlatıp attılar. Dağın tozu ve terin kokusu üzerlerindeydi; ama bu koku onları yormuyor, aksine kazandıkları zaferin bir kanıtı gibi damarlarındaki kanı hızlandırıyordu.

İçeride, salonun loş ışığında onları bekleyen bir gölge vardı. Mert, koltukta yayılmış, masanın üzerindeki içki kadehlerini tazeliyordu. O, bu iki kadının ne bir öğretmeni ne de hakimiydi; o, bu fırtınalı iradenin içinde kendine güvenli bir liman bulmuş, onların gücüne hayran bir eşlikçiydi.

Dengenin Bozulduğu An
Mert ayağa kalktı. Bakışları, dağdan yeni inmiş bu iki kadının dağınık saçlarında, terden parlayan tenlerinde ve o sarsılmaz duruşlarında gezindi. Dışarıdaki dünya onlara “fazlasınız” derken, Mert bu fazlalığın içindeki şehveti görebilen az sayıdaki insandan biriydi.

“Zirve nasıldı?” diye sordu sesi kısılarak.

Leyla, Mert’in yakasına yapışıp onu kendine doğru çekti. “Zirve sertti Mert,” dedi nefesi yüzüne çarparken. “Ama biz daha sertiz.”

Selma, Leyla’nın arkasından yaklaşıp ellerini her ikisinin üzerinde gezdirmeye başladı. Dışarıdaki o “doğru yürüyüş” kuralları, o steril tavsiyeler kapının ardında kalmıştı. Burada ne bir teknik vardı ne de başkalarının belirlediği bir estetik. Sadece tenin tene değdiği, ağırlığın bir yük değil, bir zevk aracına dönüştüğü o an vardı.

Kuralsız Bir Temas
Leyla ve Selma, Mert’i aralarına aldıklarında oda daralmaya, hava ağırlaşmaya başladı. Bu, alışılagelmiş bir hiyerarşinin çok uzağındaydı. Kadınlar, dağdaki o inatçı ve güçlü ritimlerini yatak odasına taşımışlardı.

Hakimiyet: Leyla, Mert’in üzerine çöktüğünde, ona yürümeyi öğretemeyecekleri gibi, nasıl seveceğini de dikte edemeyeceklerini hissettiriyordu. Her dokunuş, engebeli yolları aşan bir kasın gücünü barındırıyordu.

Akış: Selma, bu iki gövdenin arasında bir köprü gibi uzanıyor, arzunun yönünü kendi parmaklarıyla çiziyordu.

Bütünlük: Üç gövde, sanki tek bir organizma gibi hareket etmeye başladı. Mert, bu iki devasa iradenin arasında kaybolmuyor, aksine onların enerjisiyle besleniyordu.

Dışarıdaki insanlar onların “yürümeyi bilmediğini” sanadursun; onlar o gece, ritmin en derinini, tutkunun en engebelisini ve hazza giden o en dik yokuşu, kimsenin rehberliğine ihtiyaç duymadan, kendi kurallarıyla fethettiler.

Odanın duvarları, dışlanmışların ve kendi yolunu çizenlerin sessiz ama gürültülü zafer çığlıklarıyla yankılandı. Ne dağ ne de toplum; o gece sadece bu üç bedenin birbirine yazdığı o ham ve dürüst hikaye vardı.

Leave a Reply

Your email address will not be published.