Böyle Ortamlarda Suçlu Hatice Değil Asıl Namussuz Küçük Alete Sahip Kocası; Hatice, Selim’e o son cümleyi kurup kapıyı arkasından çektiğinde, omuzlarındaki o devasa yükün bir anda hafiflediğini hissetti. Merdivenleri inerken kalbi, suçluluktan değil, tuhaf bir hırs ve özgürlük duygusuyla çarpıyordu. Yıllarca kendini hapsettiği o “ideal eş” rolü, apartman kapısından çıktığı an soğuk havaya karışıp yok oldu.
Yol boyunca telefonu elinde titriyordu. Kenan’a sadece “Geliyorum” yazdı.
Kenan’ın oturduğu binanın önüne geldiğinde, yukarı bakmadı bile. Artık gizlenme ihtiyacı duymuyordu. Asansörün aynasında kendine baktı; gözlerindeki o sönük bakış gitmiş, yerine intikamla karışık bir tutku gelmişti. Kapıyı çaldığında Kenan onu her zamanki gibi, sanki dünyanın en kıymetli hazinesiymiş gibi karşıladı.
İçeri girdiği an, Selim’in o steril, sessiz ve “eksik” dünyasından tamamen koptu. Kenan’ın sertçe kapanan kapı sesi, Hatice için geri dönüşü olmayan o sınırın sembolüydü.
Kenan, onun ellerini tutup gözlerinin içine baktığında Hatice sadece şunu düşündü: “Yıllardır bir yalanı yaşıyormuşum.” Selim’in yetersizliğini nazikçe kapatmaya çalışırken harcadığı o yıllar, Kenan’ın ona hissettirdiği bir dakikanın yanında bomboş kalıyordu. Hatice, toplumun ne diyeceğini, kocasının ne hissedeceğini bir kenara bıraktı. O an sadece kendi varlığını, uzun zamandır aç bırakılmış teninin çığlığını dinledi.
O evde, kocasının yanındayken kendini yarım bırakılmış bir cümle gibi hisseden kadın gitmiş; yerine her şeyiyle doyuma ulaşmak isteyen, bedelini ödemeye hazır bir Hatice gelmişti. Kocasının sessizliği ve yetersizliği karşısında o, tercihini gürültülü ve yakıcı bir kaçıştan yana kullanmıştı.
Kenan’ın varlığı, Selim’in yanında geçen o donuk ve eksik yılların tam zıttı bir fırtına gibiydi. Hatice için bu sadece bir kaçamak değil, yıllardır bastırılmış bir açlığın, görmezden gelinmiş bir kadınlığın isyanıydı.
Kenan ona yaklaştığında, Hatice her şeyin ne kadar farklı olacağını daha o andan hissetmişti. Selim’in çekingen, ne yapacağını bilemeyen ve yetersizliğinin altında ezilen tavrının yerinde şimdi özgüvenli bir güç vardı. Kenan’ın ona dokunuşu bile, Hatice’nin bedeninde yıllardır uykuda olan o ilkel dürtüleri uyandırmaya yetti.
Odada sessizlik değil, arzunun gürültüsü vardı. Hatice, Kenan’ın fiziksel üstünlüğünü ve heybetini her zerresinde hissederken, zihninde ister istemez Selim’le geçen o boş gecelerin bir kıyaslaması dönüyordu. Kenan’ın görkemli ve güçlü fiziği, Hatice’nin o güne kadar sadece hayal edebildiği bir doyuma işaret ediyordu. Bir kadının ancak rüyalarında görebileceği o yoğunluk, şimdi karşısında tüm gerçekliğiyle duruyordu.
Yatağa uzandıklarında Hatice, Kenan’ın o iradesi ve hacmiyle kendisini tamamen doldurduğunu hissetti. Bu, sadece fiziksel bir birleşme değil, Hatice’nin eksik kalan her parçasının tamamlanmasıydı. Kenan’ın her hareketi, Selim’in yetersizliğinin yarattığı o derin boşluğu sertçe ve kararlılıkla kapatıyordu. Hatice, hayatında ilk kez bir adamın altında bu kadar küçük, bu kadar arzulanan ve bu kadar “dolu” hissettiğini fark etti.
O an Hatice için ahlak, sadakat ya da toplumun kuralları anlamını yitirdi. Zihninden geçen tek bir gerçek vardı: Selim’in veremediği o muazzam tatmin, Kenan’ın cüretkar ve devasa varlığında hayat buluyordu. Hatice, her nefesinde, her çığlığında kocasının yetersizliğine bir darbe daha indiriyor; gerçek doyumu, bu “yasak” ama kusursuz güçte buluyordu.
