İyi Gelir Diye Zenci Yarrağı Bile Denedim Fakat Avrasya Tünelinden Farkım Yoktu; Feride için o gün, tıpkı hayatındaki diğer birçok gün gibi, sıradan bir arayışla başladı. Zihninin derinliklerinde fısıldayan o “eksiklik” hissi, onu her defasında başka bir limana, başka bir hikâyeye sürüklüyordu. Bu kez, belki de içindeki o büyük boşluğa iyi gelir düşüncesiyle, hayatına John Duran girdi.

John; heybetli duruşu, kendinden emin adımları ve derin bakışlarıyla ilk bakışta sığınılacak sağlam bir liman gibi görünüyordu. Feride, onun varlığında, o zamana kadar bulamadığı o ölçüyü, hayatına tam oturacak o eksik parçayı bulabileceğini sandı. Bir süreliğine heyecan zihnini kapladı; John’un dünyasına adım atmak, yeni bir nefes almak gibiydi.

Birlikte vakit geçirdiler, sohbet ettiler, birbirlerinin hayatlarına dokundular. Ancak zaman geçtikçe, zihnindeki o sis perdesi aralandı. John ne kadar çabalasa da, ne kadar içten olsa da Feride’nin içindeki o boşluk dolmuyordu. Aradığı o ideal “ölçü”, ne John’un fiziğinde, ne karakterinde, ne de sunduğu hayattaydı.

Bir akşam yan yana otururlarken Feride acı bir gerçekle yüzleşti: Nafileydi.

Sorun, hayatına giren insanlarda ya da John Duran’ın kim olduğunda değildi. Feride, aradığı o uyumu, o dengeyi başkalarının kalıplarında bulamayacağını anladı. Dışarıda aradığı o “ölçü”, aslında kendi iç dünyasında tutturması gereken bir dengeydi.

John’a sessizce teşekkür etti; hayatından geçen bir başka öğretmen olduğu için. Ve o gün Feride, başkalarının ölçülerine uymaya çalışmak yerine, kendi ölçüsünü kendisi biçmeye karar verdi.

Nöbetin ardından gelen o ağır yorgunlukla evine döndüğünde, Feride’nin zihni tıpkı çalıştığı hastane koridorları gibi karmakarışıktı. Bir hemşire olarak insan bedeninin dilini, hormonların nasıl çalıştığını, kasların ve sinirlerin neye nasıl tepki verdiğini ezbere biliyordu. Biyolojik olarak her şey kitabına uygundu; ama ruhen hiçbir şey yerinde değildi. Son yaşadığı deneme de o soğuk, hissiz duvara çarpıp son bulmuştu. Bir gram bile haz duyamamıştı.

O akşam, kapısı çaldı. Gelen John Duran’dı.

John, Feride’nin gözlerindeki o mesafe ve yorgunluğu hemen sezdi. Üstelemedi, yargılamadı. İçeri geçip sessizce koltuğa oturdu. Feride, karşısına geçip bir süre suskunluğunu koruduktan sonra, belki de mesleki bir soğukkanlılıkla zihnindekileri dökmeye başladı:

“John… Ben her şeyi analiz ediyorum. Bedenimi, anatomiyi, hormonal dengeleri, ölçüleri… Ama ne kadar denersem deneyeyim, hiçbir şey hissetmiyorum. Sorunun sende veya başkasında olmadığını biliyorum. Bende bir şeyler tıkandı.”

John, derin bir nefes aldı. Büyüklüğü ya da heybetiyle değil, bu kez beklenmedik bir yumuşaklıkla yaklaştı Feride’ye. Elini hafifçe onun omzuna koydu.

“Feride,” dedi sessizce. “Sen bir hemşiresin. Gün boyunca insanları iyileştirmek için reçeteler yazıyor, ölçümler yapıyorsun. Ama aşık olmak ya da haz almak, laboratuvar sonucu gibi bir şey değil. Sen bedenini bir deneme tahtasına, hislerini de bir teste dönüştürmüşsün. Sürekli ‘Bu sefer hissedecek miyim?’ diye kendini izlerken, nasıl anı yaşayabilirsin ki?”

John’un bu sözleri, Feride’nin zihnindeki o analitik duvarı ilk kez çatlattı. Doğruydu; Feride anı yaşamak yerine, kendi cinselliğinin ve hislerinin soğuk bir gözlemcisi haline gelmişti. Kendini serbest bırakmadığı, o zihinsel kontrolü elden bırakmadığı sürece aradığı hiçbir “ölçü” onu tatmin etmeyecekti.

O gece aralarında fiziksel bir zorlama olmadı. Sadece konuştular, zihinlerindeki beklentileri ve üzerlerindeki baskıyı kenara bıraktılar. Feride ilk kez, mükemmel bir haz duyma ya da aradığı o iddialı ölçüyü bulma baskısı olmadan, sadece bir insan olarak anın içinde kalmayı denedi. İyileşmenin, önce zihnindeki o kontrolcü ve yargılayıcı sesi susturmaktan geçtiğini kavramaya başlıyordu.

Leave a Reply

Your email address will not be published.