Elleri Arkadan Kelepçeli Dehliyor Tokmakçısı Vurunca Perçini; Gece, şehrin üzerini simsiyah bir örtü gibi kaplamıştı. Küçük sahil kasabasının eski deniz fenerine bakan bankında iki kişi oturuyordu: Miran ve Elnaz.
Aralarında, söylenmemiş kelimelerden örülü aşılmaz bir duvar vardı. Miran, cebinde sıkıca tuttuğu küçük kadife kutunun köşelerini parmaklarıyla okşuyor, göğsündeki o amansız sıkışmayla mücadele ediyordu.
“Bazen,” dedi Elnaz, bakışlarını karanlık denize dikerek. “Hayat insanı öyle bir noktaya getiriyor ki, hareket etmekten başka çaren kalmıyor. Ama o hareketi yaptıran sen değilsin; arkandan ittiren rüzgâr.”
Miran hafifçe gülümsedi ama gözlerinde neşe yoktu. “Rüzgâr mı, yoksa kaçamayacağın bir kader mi Elnaz? ‘Elleri arkadan kelepçeli, dehliyor tokmakçısı vurunca perçini’ derler ya… İraden elinden alınmış gibisin ama yine de öne doğru adım atmak zorundasın.”
Elnaz başını ona doğru çevirdi. Rüzgâr, koyu renk saçlarını yüzüne savuruyordu. Miran’ın gözlerindeki o derin çaresizliği ve aynı zamanda sarsılmaz kararlılığı gördü. Miran, kasabadan ayrılmak zorundaydı; ailesinin yükü ve geçmişin borçları omuzlarına bir kelepçe gibi vurulmuştu. Elnaz ise burada, bu durgunlukta kalmaya mahkûmdu.
“Perçin vurulduysa,” dedi Elnaz, sesi hafifçe titreyerek, “iki parça artık birleşmiş demektir Miran. Seni buradan koparan o darbe, belki de bizi bir arada tutan tek şeydir. Nereye gidersen git, o bağ kopmaz.”
Miran cebindeki kutuyu çıkardı. İçinde, deniz kabuğundan yapılma basit ama anlamı büyük bir yüzük vardı. Kutuyu Elnaz’ın avucuna bıraktı. Elnaz’ın parmakları yüzüğe dokunduğunda, gecenin soğuğu ikisi için de bir anlığına yok oldu.
Kader onları zıt yönlere savuruyor olabilirdi, ama o gece, fenerin ışığı her dönüşünde ikisinin de yüzünü aynı umutla aydınlatıyordu.
