Elamanın Siki Menderes Nehri Kız Olmuş Göttingen Şehri; Temmuz ayının ortalarıydı. İstanbul gündüzün kavurucu sıcağını henüz üzerinden atamamış, akşam rüzgarı bile ılık ılık esiyordu. Kadıköy’deki o küçük kafenin dış masalarından birinde oturuyorduk. Masada erimeye yüz tutmuş buzlu kahveler ve aramızda asılı duran, en az hava kadar sıcak ve ağır bir konu vardı.
Emel, her zamanki özgüvenli tavrıyla arkasına yaslanmış, elindeki soğuk içecek bardağıyla oynarken felsefi bir edayla konuşuyordu. Onun dünyasında sınırlar, klasik kalıplar ya da toplumun “olması gereken” dediği kurallar yoktu. O akşam konu bir şekilde dönüp dolaşıp aşka ve ilişkilere gelmişti. Emel, gözlerinin içi parlayarak çok eşliliği savunmaya başladı:
“İnsan doğası tek bir kalıba sığmak zorunda değil Emre. Yazın sıcağında bile tek bir rüzgara bel bağlamıyoruz, değil mi? İnsan aynı anda birden fazla kişiye değer verebilir, farklı ruhlardan farklı ilhamlar alabilir. Sahiplik duygusu aşkı öldürüyor.”Ben Emel’in bu aykırı ve özgür ruhlu hallerine alışkındım. Onu olduğu gibi seviyordum ama bu düşüncesini en yakın arkadaşım Kerem’e açtığım gün, işlerin bu kadar ilginç bir noktaya varacağını hiç tahmin etmemiştim.
Birkaç gün önce Kerem’le sahil boyunda yürüyüp dondurma yerken ona Emel’in bu fikrini çıtlatmıştım. Kerem adeta donakalmıştı. “Oğlum sen ciddi misin?” demişti şaşkınlıkla. “Kız arkadaşın çok eşliliği mi savunuyor? Nasıl yani, sen buna ne diyorsun? Yani yarın bir gün karşına başka biriyle mi çıkacak?” Kerem tam bir klasik ilişki adamıydı. Mantık, düzen ve netlik onun için her şeydi. Emel’in bu tezi onu adeta bir bulmaca gibi çekmişti. O günden sonra Kerem, Emel’i her gördüğünde onu inceleyen bir sosyolog veya olayı çözmeye çalışan bir dedektif gibi davranmaya başladı.
İşte o temmuz akşamında, masadaki buzlar erirken Kerem daha fazla dayanamadı ve bombayı patlattı: “Peki Emel,” dedi Kerem, masaya doğru eğilerek. “Teoride kulağa ‘özgürlük’ gibi geliyor olabilir. Ama pratik nerede? Mesela Emre seni çok seviyor. Sen de onu seviyorsun. Peki kıskançlık ne olacak? Biri gelip hayatına dahil olduğunda o duygusal matematiği nasıl yöneteceksin? Bu bir kaos değil mi?”
“Emel gülümsedi. Tartışmayı ve zihnini zorlamayı çok seviyordu.” “Kaos değil Kerem, dürüstlük,” diye karşılık verdi. “İnsanlar tek eşliyken de birbirini aldatıyor. Gizli saklı yapacaklarına, baştan dürüst olup sınırları ve hisleri açıkça konuşmak daha sağlıklı değil mi? Kıskançlık, ego ve güvensizlikten doğar.” Ben ise iki ateş arasında kalmış bir hakem gibi bir Emel’e bir Kerem’e bakıyordum. Bir yanda hayatı kalıpların dışında yaşamayı seven sevgilim Emel; diğer yanda dostumun ‘bizim buralarda işler öyle yürümez’ temelli düz mantığı…Kerem elini havada salladı: “Dürüstlük ayrı, aynı anda iki kulvarda koşmak ayrı Emre! Sen bir şey söylesene, masada heykel gibi duruyorsun!” Gülmeye başladım. “Ben ne diyeyim Kerem? Emel’in fikirleri radikal, kabul ediyorum. Ama o bunları bir kaos yaratmak için değil, sevgiyi kısıtlamamak gerektiğine inandığı için savunuyor. Ben onun bu dürüstlüğünü seviyorum, her ne kadar pratikte işler o kadar kolay olmasa da.”
O gece saatlerce konuştuk. Yaz gecesinin tatlı serinliği çökerken çok eşlilikten girdik, insanoğlunun tarihsel gelişiminden, kıskançlık genlerimizden ve modern çağın yalnızlığından çıktık. Gecenin sonunda kafeden ayrılıp sokakta yürümeye başladığımızda Kerem ceketini omuzuna attı, Emel’e dönüp gülümsedi: “Hâlâ tamamen katıldığımı söyleyemem Emel. Ama kafandaki o dünyayı anlatış şeklin… Yalan yok, saygı duydum. “Emel göz kırptı: “Zaten herkesin aynı düşünmesine gerek yok Kerem. Önemli olan konuşabilmek.” Temmuz sıcağında başlayıp tatlı bir yaz rüzgarıyla biten o akşam, çok eşlilik üzerine başlayan bir tartışmadan çok daha fazlasına dönüştü. Sağımda en yakın dostum, solumda sevgilimle, uzun yıllar tebessümle anlatacağımız unutulmaz bir hikayenin parçası olmuştuk.
