Askerden Eve Döndüm Üvey Abim Travesti Olmuş Ne Diyeceğimi Bilemedim; Bavulun fermuarını kapatırken çıkan o metalik ses, kışladaki son sabahın sesiydi. Şafak doğmuş, aylar süren o disiplinli, kurallı ve tamamen maskülen dünya geride kalmıştı. Otobüs camından memleketin yollarını izlerken kafasında tek bir düşünce vardı: Eve varmak, annesinin yemeklerini yemek, sivil kıyafetlerini giymek ve bıraktığı hayata kaldığı yerden devam etmek.

Özellikle abisini görmeyi özlemişti. Gitmeden önce araları her kardeş gibi bazen limoni, bazen çok iyiydi ama askerlik insanı olgunlaştırıyordu; ona sarılmak, “Geldik işte” demek istiyordu.

Apartmanın merdivenlerini ikişer ikişer çıktı. Kalbi küt küt atıyordu. Anahtarı kilide soktu, iki tur çevirdi ve kapıyı açtı.

“Ben geldim!” diye seslendi koridora doğru. Ama içeriden gelen sesler, beklediği o alışılmış ev sesleri değildi. Topuklu ayakkabıların parkede çıkardığı o ritmik tıkırtılar ve yabancı bir kadının yüksek sesli kahkahası yankılandı.

Salona adımını attığında, zaman durdu. Asker çantası elinden yavaşça kayıp yere düştü.

Karşısında abisi duruyordu. Ama gitmeden önceki o kot-tişörtlü, sakallı adam değildi. Üzerinde iddialı bir elbise, uzun peruk saçlar, yoğun bir makyaj vardı. Yanındaki koltukta ise tıpkı onun gibi giyinmiş, abisinden daha tecrübeli olduğu her halinden belli olan trans bir arkadaşı, Alya oturuyordu. Masanın üzerinde kahve fincanları ve bir makyaj çantası duruyordu.

O an salona askeri koğuşun o buz gibi, sessiz sessiz nöbet beklenen havası çöktü. Genç adam ne ileri bir adım atabildi ne geri çekilebildi. Zihni, kışladaki o emir-komuta zincirinden, nizamiye kapısından çıkıp pat diye bu manzaraya çarpmayı reddediyordu. Gözleri abisinin gözlerine takıldı. Abisinin o güçlü, her şeyi bilen duruşunun altında, aslında şu an korkudan tir tir titreyen bir çocuk gizliydi. “Beni silecek mi? Bana vuracak mı? Ne yapacak?” der gibi bakıyordu.

Arkadaşı Alya, ortamdaki o ağır beton gibi gerginliği hemen fark etti. Sigarasını küllüğe bırakıp yavaşça ayağa kalktı. Ses tonunu olabildiğince yumuşak tutmaya çalışarak, “Hayırlı teskereler… Yol yorgunusun herhalde. Biz de tam kalkıyorduk zaten,” dedi.

Abisi sesini çıkaramadı, sadece kardeşinin gözlerinin içine baktı. O an genç adamın içinden binbir türlü duygu geçti. Öfke, şaşkınlık, hayal kırıklığı, “Ben neyin içine düştüm?” hissi… Ama askerde ona öğretilen ilk şey, kriz anında fevri davranmamaktı. Derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan o yoğun parfüm kokusu, kışlanın barut ve toz kokusundan çok farklıydı.

Eğildi, yerdeki askeri çantasını kulbundan kavradı. Dik bir duruşla abisine ve arkadaşına baktı.

“Sağ ol,” dedi Alya’ya doğru, sesi ne çok sertti ne çok yumuşak. Sonra abisine döndü: “Ben çok yorgunum. Bir duş alıp odama geçiyorum. Sonra konuşuruz.”

Arkasını dönüp koridorun sonundaki odasına doğru yürürken, salondan derin bir nefes alıp verme sesinin yükseldiğini duydu. Odasının kapısını kapattı, çantasını yatağın kenarına bıraktı ve pencereyi açtı. Dışarıdaki sivil dünyanın havası içeri dolarken, hayatın onun bıraktığı yerde durmadığını, askerde zaman akarken burada da başka bir hayatın inşa edildiğini anladı.

Şok henüz geçmemişti, kabul etmek zaman alacaktı, belki de çok tartışacaklardı. Ama en azından ilk raundu, yıkıp dökmeden, bir asker soğukkanlılığıyla atlatmıştı. Gerisi, sonraki günlerin hikayesiydi.

Leave a Reply

Your email address will not be published.