Kaşar Üvey Kızımı Odasında İbne Sevgilisiyle Yakaladım İkisine Birden Bastım; Dışarıda, şehrin üzerine çöken o kirli gri bulutlar vardı. Anahtarı çevirdiğimde evin içindeki o alışıldık yemek kokusu yerine, tuhaf bir ağır sessizlik karşıladı beni. Eşim akşam nöbetindeydi, evde sadece üvey kızım Melis ve ödevleri olmalıydı.
Ayakkabılarımı çıkarırken üst kattan bir gülüşme sesi geldi. Ama bu Melis’in o bildik, kulak tırmalayan ergen kahkahası değildi; daha çok fısıltıyla karışık, saklanan bir heyecanın sesiydi. Merdivenleri çıkarken niyetim sadece “Ben geldim,” demekti. Ama Melis’in odasının kapısı tam kapanmamıştı.
Aralıktan içeri baktığımda dünya bir anlığına ekseni etrafında dönmeyi bıraktı.
Melis, çalışma masasının sandalyesinde değil, yatağının ucundaydı. Yanında, okuldan tanıdığım o kısa saçlı, sürekli kapüşonlu gezen arkadaşı vardı. Birbirlerine bakışları, o ana kadar gördüğüm tüm “arkadaşça” tanımları yerle bir ediyordu. Tam o anda, ben kapı eşiğinde donup kalmışken, Melis başını onun omzuna yasladı ve elini tuttu. Birbirlerine sadece aşık insanların verebileceği o savunmasız, o çıplak bakışla bakıyorlardı.
Tahta zeminin gıcırtısı beni ele verdi.
Melis fırlayarak ayağa kalktı. Yüzü önce bembeyaz oldu, sonra kulaklarına kadar kızardı. O anki bakışını asla unutamam; sanki bir suç işlerken değil de, en büyük hazinesini çaldırmış gibi bakıyordu. Yanındaki kız, hızla çantasını toplayıp tek kelime etmeden yanımdan süzülüp gitti. Merdivenlerden inişini, dış kapının kapanışını sanki suyun altındaymışım gibi boğuk bir sesle duydum.
“Baba,” dedi Melis. Sesi titriyordu. “Açıklayabilirim” demedi. “Özür dilerim” de demedi. Sadece, “Lütfen anneme söyleme,” dedi.
Aşağı indim, mutfak masasına oturdum. Melis arkamdan geldi, karşımdaki sandalyeye, sanki bir sorgu odasındaymışız gibi tünedi.
“Kaç zamandır?” diye sordum. Sesim beklediğimden daha sakin çıkmıştı.
“Altı aydır,” dedi, gözlerini ellerinden ayırmadan. “Senin anlayacağını biliyordum ama annem… Biliyorsun onu. Dünyası yıkılır.”
O an fark ettim ki, mesele sadece kiminle olduğu değildi. Mesele, bu küçük evin içinde, aynı çatı altında yaşarken birbirimize ne kadar uzak olduğumuzdu. Melis, hayatının en büyük sırrını bir cam kavanoza koyup odasının köşesine saklamıştı ve ben o kavanozu yanlışlıkla kırmıştım.
“Annen öğrenirse kıyamet kopar, evet,” dedim. Derin bir nefes aldım. “Ama bu evde gizli kapılar ardında yaşamanı da istemiyorum Melis. Ben senin babanım. Üvey ya da değil, bu fark etmez. Bugün gördüğüm şey beni şaşırttı, yalan söyleyemem. Ama seni sevmekten vazgeçmeme sebep değil.”
Melis’in gözlerinden bir damla yaş masanın üzerine düştü. O akşam yemek yemedik. Sadece oturduk ve o bana “onun” adını, nasıl tanıştıklarını, aslında ne kadar korktuğunu anlattı.
Gece eşim eve geldiğinde, mutfakta Melis ile beraber çay içiyorduk. Eşim, “Ne bu haliniz, cenaze evi gibi?” diye şaka yaptı. Melis’le göz göze geldik. O an aramızda, kelimelerin ötesinde bir anlaşma imzalandı.
“Yok bir şey hayatım,” dedim eşime sarılarak. “Sadece Melis’le biraz dertleştik. Büyüyor, biliyorsun. Sorunlar da büyüyor.”
O gece Melis odasına giderken kapısını kapatmadı. İlk defa, o kapı sonuna kadar açıktı.
