Kel Pazarcı Karısıyla Gezerken Tek Bakışta Bal Kabağının Orijinal Olup Olmadığını Anlıyor; Peki, bir pazarcı bal kabağının “orijinal” (yani iyi, lezzetli ve ilaçsız) olup olmadığını tek bakışta nasıl anlar? İşte o gizli ilmin detayları: Sırtında eski bir yelek, kafasında güneşten parlayan meşhur kelini örten bir kasket… Bizim meşhur “Kel Pazarcı” Nuri Efendi, pazarın tozunu yuttuğu kırk yıldan sonra ilk kez bir pazar gününü “müşteri” olarak geçirmeye karar vermişti. Tabii yanında, evde otoritesiyle bilinen eşi Şevval Hanım’la birlikte.
Şevval Hanım, “Nuri, bak şu kabağa! Kocaman, parıl parıl parlıyor, tam tatlılık,” diyerek bir tezgahın önünde durdu.
Nuri Efendi, gözlüğünü burnunun ucuna indirdi, kasketini hafifçe arkaya itti. Şöyle yan gözle bir baktı kabağa. Ne elini sürdü, ne de kabağı yerinden oynattı. Sadece bıyık altından güldü.
O Meşhur Analiz
“Hanım,” dedi Nuri Efendi, “Sen buna kabak diyorsun ama bu olsa olsa içi geçmiş bir su kabağı taklididir. Bak şimdi, neden orijinal değil anlatayım:”
Rengi: “Bu kabak çok turuncu. Fazla makyajlı kadın gibi düşün. Orijinal bal kabağı, toprağın tozunu renginde taşır, biraz puslu olur. Bu, hormonun gözüne vurmuş hali.”
Sapı: “Sapına bak, sanki az önce zorla koparılmış gibi yemyeşil. Oysa kabak dediğin dalında kuruyacak, toprakla vedalaşacak ki tadı içine çöksün.”
Duruşu: “Bak bu kabak dik duramıyor, yan yatmış. İçi kof bunun, çekirdekten başka bir şey çıkmaz içinden.”
Büyük Kapışma
Tezgahın sahibi Genç pazarcı atıldı: “Ayıp ediyorsun amca, malımız taptaze! Bak, cam gibi parlıyor!”
Nuri Efendi ciddileşti. Elini cebine attı, cebinden bir bozuk para çıkardı ve kabağın tam ortasına hafifçe vurdu. Çıkan ses tok değil, sanki boş bir tenekeye vurulmuş gibi “tın” diye yankılandı.
“Bak evlat,” dedi Nuri Efendi kelini sıvazlayarak, “Kabak dediğin vurduğun zaman ‘ben buradayım’ diyecek, davul gibi ötmeyecek. Bu kabak orijinal değil, bu olsa olsa bayramda çocuklara dağıtılan şekerleme gibi yapay bir şey.”
Şevval Hanım ikna olmuştu. İlerideki köşede, tozun toprağın içinde, rengi biraz daha mat ama sapı odun gibi kurumuş, devasa bir kabağı işaret etti Nuri Efendi: “İşte o! Orijinal kestane kabağı orada yatıyor. Onu al, tencereye koyduğunda ‘beni neden daha önce yemediniz’ diye dile gelmezse gel suratıma tükür.”
Pazardan ayrılırken Şevval Hanım koluna girdi: “Be Nuri, kelliğinden mi yoksa kırk yıllık pazarcılığından mı bilmem ama, bir gün de beni şaşırt be adam!”
